Olma Sanatı

‘Kişinin harici zincirlerin farkına varabilmesine rağmen içindeki zincirlerin farkına varamaması, özgür olduğu yanılsamasıyla onları taşımaya devam etmesidir. Nitekim harici zincirlerden kurtulmaya çabalayabilir ama varlığının farkında bile olmadığı zincirlerden nasıl kurtulabilir ki?’

 

 

‘Tarih bize bir gerçeği apaçık göstermiştir ki özgürlüğün her iki boyutunu da taşımayan bir ideoloji insanı bağımlı kılar ve sakat bırakır. Radikal veya devrimci hümanizm diye adlandırılabilecek tek gerçekçi amaç, bütünsel özgürlüğe kavuşmaktır.’

 

 

‘Akıl kavramının doğaya (bilime) ve insana (öz-farkın- dalık) uygulanmış iki veçhesiyle birlikte, klasik içsel ve dışsal özgürlük kavramlarını yeniden tesis edebilir miyiz?’

 

 

‘Yaşamda ne yapmak istiyorsanız ona dair kanaatinizi oluşturun ve hiçbir üstada, rehbere, modele ihtiyaç duymayın.’

 

 

Meister Eckhart söyle der: “Nasıl olur da kişi yaşam ve ölüm sanatını ders alıp öğrenmeden yaşayabilir ki?”

 

 

‘İnsanın kendini değiştirmesini amaç edinen bir yaklaşımın temeli, gerçekliğin giderek artan farkındalığına kavuşmak ve yanılsamalardan kurtulmak olmalıdır.’

 

 

‘Konuşmak bir bağımlılığa dönüşüyor. “Konuştuğum sürece var olduğumu biliyorum; ben hiç kimse değilim, bir geçmişim var, bir işim var, bir ailem var. Ve bütün bunlardan bahsederek kendimi ortaya koyuyorum. Ne var ki beni dinleyecek birine ihtiyacım var. Eğer sadece kendi kendime konuşursam aklımı yitiririm.” Gerçekte sadece bir monolog yaşandığı halde dinleyici arada bir diyalog varmış yanılsaması yaratır.’

 

 

‘İnsanlar arasında her iki tarafı da etkilemeyen bir temas söz konusu değildir.’

 

 

‘İnsan kötü arkadaşlıktan uzak duramıyorsa, hiç değilse kandırılmamaya dikkat etmelidir. Arkadaşlık maskesinin ardında saklanan ikiyüzlülüğü, mutsuzluğa dair bitmek tükenmek bilmeyen şikâyetlerin perdelediği yıkıcılığı, albeninin ardında yatan narsisizmi görebilmelidir. İnsan bir namussuzluk yapmaya zorlanmasın diye karşısındakinin aldatıcı görünüşüne kanmış gibi hareket etmemelidir. Kişi gördüğü şeyleri insanlara anlatmak zorunda değildir ama kendinin kör olduğuna insanları ikna etmeye de çalışmamalıdır.’

 

 

‘Mutlu olmak pek az sayıda insanın payına düşerken, acı çekmek her insanın yazgısıdır. İnsanlar arasında dayanışmanın en güçlü temellerinden biri kişinin kendi acısını, acı çeken diğer kişilerle paylaşma deneyiminde yatar.’

 

 

‘Genel bir psikolojik yasa ortaya konulabilir: Kişinin güçsüzlük hissi ve özgün irade eksikliği ne kadar büyük olursa heveslerini ve keyfilik ısrarını tatmin etmesi için teslimiyet duygusu ya da takıntı haline gelmiş arzusu da o kadar güçlenir.’

 

 

‘Keyfilik takıntısının başlıca kılıfı, an- ti-otoriterlik kavramıdır. Elbette otoriterliğe karşı mücadele etmek geçmişte olduğu gibi günümüzde de olumlu ve büyük bir öneme sahiptir. Fakat anti-otoriterlik kendini beğenmişliği, eğlence ve zevk yaşamına hiç bitmeyen çocuksu merakı rasyonelleştirme aracına dönüşebilir.’

 

 

‘Aslında çelişkili bir şekilde, bizler uykuda, uyumadığımız zamanlardakinden daha uyağınızdır. Rüyalarımız çoğu zaman yaratıcı etkinliğe, gündüz düşlerimiz ise zihinsel tembelliğimize delalet eder.’

 

 

‘Bir tehlikenin farkına vararak tam bir uyanışa geçmiş kişi esasen. Tehlikeyle ilgili bütün faktörlere karşı teyakkuzda olacaktır. Kumarda kazanma şansıyla hayata dönen kişi, karısının onun kumar bağımlılığından dolayı üzüldüğünün farkına varmayabilir pekâlâ. Daha genel konuşacak olursak, bizler hayati açıdan elzem bir işin (çalışmak veya yaşamsal çıkarları savunmak gibi) veya ihtiraslı bir amacın (para peşinde koşmak gibi) gerektirdiği ölçüde ve bu yolla uyanıklık durumuna erişiyoruz. Bütünsel uyanıklık ise bu kısmi ve bir bakıma pragmatik uyanıklıktan farklıdır. Bütünsel uyanıklık durumunda kişi sadece hayatta kalmak veya tutkulu amaçlarını yerine getirmek için farkında olma ihtiyacı hissetmez, aynı zamanda kendisinin ve çevresindeki dünyanın (dünyanın ve doğanın) da farkındadır. Muğlâk değil de berrak bir şekilde, yüzeyle birlikte kökleri de görür. Onun gözünde dünya, olduğu gibi gerçek bir varlığa dönüşür; şekil ve yapısı içinde her ayrıntı anlamlı bir birim oluşturur. Gözümüzün önündeki perde adeta biz onun farkında bile değilken kalıcı bir şekilde birden bire kalkmış gibi olur.’

 

 

‘İki kişi birbirine bakar ve birbirlerinin farkına varır. Kendi biriciklikleri içinde birbirlerini görürler, arada bir engel, sis yoktur; birbirlerini keskin bir farkındalık hali içinde görürler; bu doğrudan ve engelsiz süreç içinde birbirlerini düşünmezler, psikolojik sorular sormazlar, şu an bu hale nasıl geldiklerini sormazlar, nasıl gelişim gösterdiklerini, iyi veya kötü olup olmadıklarını da sormazlar; sadece farkındadırlar. İşin doğrusu daha sonra birbirlerini düşünebilirler; tahlil, değerlendirme ve açıklama yapabilirler ama farkındalık halindeyken düşünürlerse farkındalık bundan zarar görür.’

 

 

“Dikkat” (attention) veya “dikkatli olma” (mindfulness) (Almanca Aufmerksamkeit) gibi anlamlara gelmektedir. Genelde bir şeyin bilincinde veya  farkında olmak diye anlamlandırılır.’

 

 

‘Kişi, bu nefes farkındalığının nefes üzerine düşünme etkinliğinden çok farklı olduğunu keşfeder. Aslında iki tutum birbirini dışlar. Nefes alış verişim üzerine düşünmeye başlar başlamaz soluma eyleminin farkında olamam artık.’

 

 

‘Eğer ben sevinç, sevgi, üzüntü, korku veya nefret hissettiğimin farkındaysam, bu demektir ki hissim bastırılmamıştır; yoksa hissim üzerine düşünüyorum demek değildir. Ne hissettiğimin “bilincindeyim” dediğimizde de doğru söylüyoruzdur; bilinç (conscious) Latince con (ile) ile scrie (bilmek) köklerinin birleşiminden gelmektedir; yani bilgiye katılmak “zihinsel yetilerle” uyanmak. Bilincinde olmak “farkında olmak” gibi aktif bir unsur içerir. Almanca karşılığı olan Bewusstsein daha da etkileyicidir; o, Bewusstes Sein’dir, yani bilinçli varlık. (On sekizinci yüzyıla kadar felsefi terminolojide iki sözcükle kullanılmıştır: “bewusst Sein”.)’

 

 

‘Marx sosyal-tarihi süreç içinde itici güçleri ve çatışmaları gösterirken, Freud içsel çatışmaları eleştirel bir biçimde açığa vurmayı amaçlıyordu. Her ikisi de insanın özgürleşmesi için çalıştı; her ne kadar Marx’ın anlayışı Freud’unkinden daha kapsamlı ve zamandan bağımsız idiyse de.’

 

 

‘Birey toplumun bir parçası olduğundan ve toplumsal dokunun dışında düşünülemeyeceğinden Sosyal gerçeklikle ilgili yanılsamalar bireyin zihin açıklığını etkiler ve böylece onun kendisi hakkındaki yanılsamalardan kurtulmasını engeller.’

 

 

‘İnsanın dünyadaki konumunun gücü onun gerçekliği kavrayış derecesine bağlıdır. Ne kadar az kavrıyorsa o kadar kafası karışır ve dolayısıyla kendini güvensiz hissedip sırtını putlara dayayarak güvenceyi onlarda bulur. Gerçekliği ne kadar çok kavrarsa kendi ayakları üzerinde o kadar sağlam durur ve kendi iç benliğini varoluşunun merkezi kılar.’

 

 

‘İnsanın körlükten kurtulmasının arzu edilir bir şey olup olmadığı sorusunu cevaplandırmak daha zordur. Bunun arzu edilir olduğu konusunda kayda değer bir uzlaşı vardır, fakat tek bir şartla: gizli çatışmalarla ilgili düşüncemizin bizi yapıcı bir çözüme ve dolayısıyla daha büyük bir esenliğe götürmesi.’

 

 

‘Eğer acıdan sakınmak ve azami rahatlık elde etmek yüce değerlerse, o zaman yanılgılar gerçekliğe tercih edilebilir. Öte yandan eğer tarihin her döneminde her insanın kâmil insan olma potansiyeliyle doğduğunu ve ölümle birlikte bu potansiyeli hayata geçirme şansının tükendiğini düşünüyorsak, o zaman, yanılgılardan kurtulma ve böylece azami düzeyde kendini gerçekleştirmenin kişisel değeri üzerine çok şey söylenebilir. Ayrıca insanın görebilme kabiliyeti ne kadar artarsa, çoğu zaman olduğu gibi zihni, cesareti ve iradesi köreldiği için değişim şansı ortadan kalkana değin beklemektense olası en yakın zamanda hem toplumsal hem de bireysel değişim yaratma ihtimali o kadar artar. Bütün bu değerlendirmelerden çıkan sonuç şudur: Olma sanatını öğrenmedeki en önemli adım, yüksek bilinç kapasitemizi ve zihin söz konusu olduğunda eleştirel ve sorgulayıcı düşünme yetimizi güçlendirmektir. Bu esasen zekâ, eğitim veya yaş meselesi değil, karakter meselesidir; özellikle de insanın önceden başardığı, her nevi puttan ve akıldışı otoriteden şahsen bağımsız kalması meselesidir. Büyük çaplı bu bağımsızlık nasıl kazanılacak? Burada bir tek şunu söyleyebiliriz: İnsan bir kez itaatkâr olmamanın (burada kastım içsel itaatsizlik, yoksa illa düpedüz küstah ve dogmatik bir itaatsizlik değil) hayati öneminin bilincine varınca, itaatin küçük işaretlerine karşı çok duyarlı hale gelir, itaati haklı çıkaran ussallaştırmayı sorgular, cesaret gösterir ve hayati önemiyle birlikte sorunu bir kez kavradığında, sorunlara kendi başına birçok çözüm bulabileceğini keşfeder. Başka şeylerde de geçerlidir bu. Kişi ancak sorunun yakıcı  olduğunu, ona çözüm bulunmanın bir hayat memat mesele olduğunu anladığında çözümü bulabilir. Eğer yakıcı bir ilgiyle soruna yaklaşmazsa aklı ve eleştirel melekesi düşük şeviyede çalışır; o zaman kişi gözlemleme yeteneğinden yoksun görünür.’

‘Diğer faydalı bir tutum da derin şüpheyle yaklaşmaktır. ‘

 

 

‘Odaklanmanın bu kadar ender görülen bir olgu olmasının sebebi, insanların iradelerini tek bir şeye yöneltmemeleridir; odaklanmaya değer hiçbir şey yok, çünkü tutkuyla peşine düşülen hiçbir amaç yok. Bununla beraber işin içinde başka şeyler de var. İnsanlar odaklanmaktan korkuyorlar çünkü bir kişiye, bir fikre, bir olaya dikkatlerini fazlaca verirlerse kendilerini yitirmekten endişeleniyorlar. Benlikleri ne kadar zayıfsa, benliklerinin dışında bir şeye odaklanma edimi içinde kendilerini kaybetme korkuları da o kadar büyük oluyor. Sahip olma eğilimi baskın olan bir kişide kendini kaybetme korkusu, odaklanmaya karşı işleyen ana faktörlerden biridir. Son olarak, odaklanmak meşguliyet değil de ruhsal etkinlik gerektirir ve meşguliyetin başarının anahtarı olduğu günümüzde ruhsal etkinlik nadir görülen bir şeydir.’

 ‘İnsanların odaklanmaktan korkmalarının başka bir nedeni daha var: Odaklanmanın çok zahmetli bir iş olduğunu ve çabucak yorulacaklarını düşünüyorlar. Aslında bunun tam tersi doğrudur; nitekim bunu kendinizde de gözlemleyebilirsiniz. Odaklanma eksikliği kişiyi yorarken, odaklanma canlandırır. Bunda gizemli bir taraf yoktur. Odaklanılmadan yapılan bir faaliyette enerji harekete geçmez, çünkü düşük düzeyde bir enerji, işi görmeye yeter. Hem ruhsal hem de fizyolojik yani olan enerjinin harekete geçirilmesi, kişinin kendini canlı hissetmesini sağlar.’

 

 

‘Farkındalığına karşı mücadeleye “direnişin” gücünün, sanki hiç çatışma yokmuş izlenimini veren ussallaştırmaların, çatışmanın farkına varmanın özgürleştirici etkisinin ve çözümsüz kalan çatışmaların marazi rolünün öneminin keşfedilmesi olarak tanımlanabilir. ‘

‘Freud bu genel ilkeleri keşfetmekle kalmadı, bastırılmış olanı incelemek için somut yöntemler kullanan ilk kişi oldu: rüyalar, belirtiler ve günlük yaşamın seyri. Cinsel dürtüler, ego ve süper ego arasındaki çatışmalar sadece çatışmaların küçük bir kısmını oluşturur ve gerek trajik şekilde çözülememeleri bakımından gerekse üretken çözümleri bakımından çoğu insanın yaşamında merkezi bir rol oynar.’

‘Freud’un tarihi önemi bastırılan cinsel dürtünün etkilerini keşfetmesinde yatmaz. Bu onun zamanında oldukça cesur bir tezdi, ama eğer bu onun en büyük katkısı olsaydı o sarsıcı etkiye asla sahip olmazdı. Bu etkinin kaynağı, insanın düşüncesi ile varoluşunun aynı olduğu yolundaki geleneksel görüşü yıkması, ikiyüzlülüğün maskesini indirmesidir; bütün bilinçli düşünceleri, niyetleri ve erdemleri sorgulayıp bunların çoğu zaman içsel gerçekliği gizlemeye dönük direnç biçimleri olduğunu göstermesi bakımından çok önemli bir kuramdır.’

 

 

‘Geleneksel psikanalizde yatan bir başka tehlike hastanın çoğu zaman değişim istiyormuş gibi davranmasıdır.’

‘Kim istemez ki? Fakat insanlar gelişme ve özgürleşme sürecinin olmazsa olmaz unsurları olan acı ve cefayı yaşamak istemezler.’

Kısaca söylemek gerekirse, ‘Konuşmayla kurtulacağına’ inanır. Ancak böyle bir şey söz konusu değildir. Kişi, acı ve endişeyi yaşamaya istekliliği ve çabası olmadan gelişemeyeceği gibi aslında kayda değer bir şey de başaramaz.

 

 

‘Aslında başkalarına bilgi çoğu zaman kendine dair bilgiyi önceler. Çocuk daha erken yaşlarda yetişkinleri gözlemleyerek görünenin arkasındaki gerçekliği belli belirsiz sezer ve persona’nın ardındaki kişinin farkına varır. Yetişkinler olarak bizler çoğu zaman kendimizin bilinçdışı uğraşlarından önce başkalarınınkileri gözlemleriz. Başkalarının bu gizli yanlarının farkına varmamız gerekir, çünkü kendi içimizde olup biten şey, sadece iç ruhsal (intrapsychic) ve dolayısıyla sadece kişiliğimizin dört duvarı içinde olup bitenin incelenmesiyle anlaşılabilecek  şey değil; aynı zamanda kişilerarası bir şeydir, yani benle bir diğer insanlar arasındaki ilişkiler ağıdır. Ben ancak kendimi başkalarıyla kurduğum ve onların benimle kurduğu ilişkiler içinde görebildiğim sürece bizi de tam anlamıyla görebilirim.’

‘Bireyin yanılsamaya kapılmadan kendini görmesi, sürekli beyin yıkamaya maruz kalmasaydı ve eleştirel düşünme yetisinden mahrum kalmasaydı o kadar zor olmazdı. Keza kesintisiz telkinler ve ayrıntılı şartlandırma yöntemleri olmasaydı kendine ait duygu ve düşüncelere sahip olacaktı.’

 

 

‘Tanıdığım benliğin büyük ölçüde sentetik bir ürün olduğunu bilmediğim sürece kendime dair ne bilebilirim ki? Çoğu insan ben de dâhil olmak üzere onu tanımadan yalan söyler; aslında bu durumda “savunma” “savaş”, “görev” “boyun eğme”, “erdem” “itaat” ve “günah” “itaatsizlik” anlamına gelir; anne babanın çocuklarını içgüdüsel olarak sevdiği fikri bir söylencedir; ün nadiren hayranlık uyandıran insani meziyetlerle elde edilir ve bundan çok daha nadiren gerçek başarılara dayanır; tarih zafer kazananlar tarafından yazıldığı için çarpıtılmış bir kayıttır; fazla alçakgönüllülük illa kendini beğenmişlikten arınmışlığın bir kanıtı değildir; sevgi ihtiras ve açgözlülüğün zıddıdır; herkes kötü niyetlerine ve eylemlerine kılıf bulmaya ve onları saygın ve faydalı göstermeye çalışır; güç peşinde koşmak hakikatin, adaletin ve sevginin zarar görmesi demektir; günümüz endüstriyel toplumu bencillik, sahiplenme ve tüketime dayanmaktadır, yoksa söylendiği gibi sevgi ve yaşama saygı ilkelerine değil. İçinde yaşadığım toplumun bilinçdışı yanlarını analiz edemediğim sürece kim olduğumu bilemem çünkü hangi yanımın bana ait olmadığını, bilemem.’

 

‘Dağcılık tutkusuna anlam vermeyen kişilerin gözünde bu iş sırf eziyetli bir angarya gibi görünebilir; bazıla insanlar (dağa tırmanmanın psikanalitik yorumunda da bunu duymuştum) olsa olsa bir mazoşistin bu tatsız işi yapmaya gönüllü olabileceğini düşünebilir. Dağcı bu işin meşakkatini ve gerilimini inkâr etmez; yine de bu, onun aldığı keyfin bir parçasıdır ve hiçbir surette bundan mahrum kalmak istemez. Burada ne “çaba” sadece “çaba”, ne de “acı” sadece “acı”dır.  Emeğin zahmeti hastalığın zahmetinden farklıdır. Burada önemli olan, çabanın sarf edildiği veya acının çekildiği tüm bağlamdır ve bu bağlam hadiseye özgül niteliğini kazandırır.’

 

 

Spinoza , Ethica kitabının sonunda şöyle der: “Bizi bu tur bir yaşama götüreceğini belirttiğim yol su an için çok çetin gözükse de yine de bu yolu bulmak mümkündür. “

‘Hiç kuşkusuz nadir bulunan bir yolun çetin olması da çok doğaldır. Zaten kurtuluşumuz hemen elimizin altında olsaydı ve onu yeniden bulmak için böyle büyük emekler harcamamız gerekmeseydi, bunca insan şimdiye kadar onu hiç mi görmezdi? Ama bütün mükemmel şeyler nadirdir ve bir o kadar da zor bulunur.”

 ‘Eğer mesele nihai amaca ulaşmak veya ulaşmamak meselesiyle bahsettiğimiz zorluk cesaret kırıcı olabilir.’

‘…kişi mükemmellik peşinde değilse, varacağı noktayla değil de doğru istikamette yürüme edimiyle ilgileniyorsa, o zaman zorluklar ona yıldırıcı görünmez.’