İrrasyonel – Stuart Sutherland

İrrasyonel davranmak ve hata yapmak birbirinden farklıdır. İrrasyonel bir eylem, kasıtlı, bilinçli bir eylemdir. Fakat yanlışlık ya da hata bilmeden yapılır. Toplama işleminde iki sayının basamaklarını yanlış toplamak ya da basamak kaydırmak hata yapmaya örnektir, irrasyonel davranmaya değil.

 

Herkes kendi deneyimlerinin -kendi acısının ya da hazzının– eşsiz olduğunu düşünür, çünkü onu sadece kendisi deneyimler.

 

İrrasyonel inançlar daha mutlu hissetmemizi sağlasalar da, yine de irrasyoneldirler ve bizi mutlu etmeleri bu inançları rasyonel kılmaz. Özetle, yeteri kadar zaman harcanmamış ve veriyle desteklenmemiş tüm karar ve sonuçların irrasyonel olarak değerlendirilebileceğini söyleyebilirim.

 

Akla ilk gelen bilgiye göre yargıda bulunmak ‘Bulunabilirlik Hatası’ olarak adlandırılır.

 

Öncelik hatası, bulunabilirlik hatasının bir türü olarak nitelendirilebilir, zira önce algılanan öğeler zihinlerimizde daha bulunabilir ve hazır hale gelir ve geri kalan öğeler de bu hazır bilgiye göre değerlendirilir. Yargıya varırken mevcut öğelere anlamlar yükleriz ve bu anlamlar da etkileşime girdiğimiz ilk öğeden türetilirler. Özellikle de ilk öğe ile sonraki öğeler arasında bir bağlantı varsa.

 

Otoriteye itaat, doğumumuzla birlikte içimize zerk edilmeye başlar: Ana babaya itaat, öğretmenlere itaat, yöneticilerimize itaat ve kanunlara itaat. Dahası bu, örgütlü bir grubun işlevini yerine getirmesi için önkoşuldur.

 

İnsanlar hakikatlerden ziyade akıllarına ilk gelen şeyi ya da en tesirli olanı dikkate alırlar.

 

Bir bireye ait çarpıcı derecede iyi bir niteliğin bireyin diğer niteliklerinin olduğundan daha iyi algılanmasına yol açması hale etkisi olarak adlandırılır.

Bu etkinin tersi de mümkündür ve şeytan etkisi olarak adlandırılır. Bu etki sonucunda birine ait kötü bir kişilik özelliği yüzünden kişinin diğer özellikleri hakkındaki fikirlerimiz olumsuz etkilenir.

 

İnsanlar, çoğunluğun davranışlarına uyum gösterir. Bazen yanlış davrandıklarının farkında olarak, bazense ne yanlış davrandıklarının ne de sosyal baskı altında böyle davrandıklarının farkında olarak. Günlük hayatta da karşımıza sıklıkla çıktığı üzere, bir bireyin muhakemesinin çoğunluğa uyumlu hale gelecek biçimde etkilenmesi irrasyonellik yaratır.

 

Bir insan çoğunlukla kendisi gibi düşünen insanlarla birlikteyse, değil karşı deliller, karşıt fikirlerle bile nadiren karşılaşır. İnancın sosyal uyumla pekiştirici durumlarda, artık özümsenmiş olan yanlışlıklardan kurtulma imkânı kalmaz.

Herkesin önünde dile getirilmiş kararların yerine getirilme ihtimalinin, sessiz sedasız alınmış kararlara göre daha yüksek olduğu bilinir. İnsanlar dile getirdikleri kararı yerine getirmeyerek ahmak görünmek istemezler, ama bir karar hiç kimseye söylenmemişse geri vites yapmak kolaydır. Siyasetçilerin, bariz bir biçimde yanlış olsa dahi fikir değiştirmeye gösterdikleri yüksek direnç, infial yaratsa dahi açıklamalarından geri adım atmamaları bundandır. Halbuki kimse %100 haklı ve doğru olmayacağına göre yeni veriler ışığında fikir değiştirmek zayıflık değil rasyonellik emaresidir.

 

Eğer biri inancına sıkı sıkıya bağlı ise (bu örnekte bağlılığı deklarasyon ile ölçmüş olduk), karşı argümanlar onun inancına daha sıkı bağlanmasından başka işe yaramıyor. Bumerang etkisi olarak anılan bu etki, kişilerin, inançlarına meydan okunduğunda, haklı olduklarına daha fazla ikna olmalarını ifade ediyor. Bumerang etkisi kısmen, kişilerin kaçamayacakları taahhütleri konusunda kendilerini ikna etme ihtiyaçlarından kaynaklanıyor.

 

Moda eğilimleri genelde hayran olunan gruplar tarafından belirlenirler. Çağına göre bu grup, kraliyet ailesi üyeleri de olabilir, film yıldızları da ve hatta atmışından sonrakiler için gençler de olabilir. Modaya öncülük eden bu gruplar süreki olarak kendilerini takip eden kalabalıktan farklılaşmak isterler. Ayak takımı öncülere yetiştikçe, öncüler farkı açmak için tarzlarını iyice abartırlar ve diğerleri de bu abartıyı taklit etmeye çalışınca ortaya bir tür yarış çıkar.

 

İnsanlar sıklıkla, hakikati öğrenmek yerine inançlarında tutarlı kalabilmek için çabalarlar.

 

İnsanlar karşılarındaki kişiyi iyi ve kötünün bir karışımı olarak değil, tutarlı bir bütün olarak görmeye çalışırlar.

 

Geçmişi kötülemek kesin olarak irrasyoneldir, zira gerçeğin eğilip bükülmesine dayanır. Öte yandan geçmişi unutmak, kişinin aynı hataya düşmesine yol açmayacaksa, geçmişin kötü hatıralarıyla baş edebilmek için kötülemekten daha iyi bir yoldur.

Pek çok suç küçük kabahatler işlemekle başlar ve bu, silahlı soygun ya da cinayete kadar gider. İlk başta sorsanız cinayet işlemek onlara korkunç gelecektir ama günden güne daha ciddi suçlara bulaştıkça öyle bir nokta gelecektir ki cinayet bu tutarlılığın tamamlayıcısı olacaktır.

 

Ödüllendirme uygulamaları ( token ekonomisi )…

 

Psikologlar da dahil pek çok insan, birine bir şey yaptırmak isteniyorsa onu övgü, şeker veya para ile ödüllendirmenin doğru bir yöntem olduğunu düşünürler. Kısa bir süre için bu yöntem işe yarayabilir ancak deneyler doğası gereği eğlence olan işlerde ödüllendirilen kişilerin ödülün kesilmesiyle birlikte işi sürdürmeye daha önce hiç ödüllendirilmemiş insanlara göre daha az hevesli olduklarını açıkça ortaya koymuştur.

 

Öğrenci denklemi doğru çözdüyse alacağı övgü bir ödülken, yanlış çözmesi halinde maruz kalacağı hafif kınama da bir cezadır. Aslında birine bu övme ve kınama ikilisi hissettirilmeden bir kabiliyet kazandırmak imkânsızdır. Yani öğrenciler için öğrenmenin en iyi şekli, öğretmenlerinin övgüsüne mazhar olmaktan çok bu övgü ya da kınamayı performanslarını geliştirmek için bir geribildirim olarak algılamalarıdır.

 

Öğrencinin sunacağı herhangi bir şey karşısında öğretmenin yapacağı geribildirim ne kadar özel ve ayrıntılıysa etkisi o kadar güçlüdür. Spesifik yorumlar, öylesine sarf edilmiş övgü ve kınama ifadelerinden daha çok etkilidir.

Belki de övgünün para ödülündeki gibi istenmeyen etkileri yoktur. Aslında bu ihtimal bir deneyle desteklenmiş ve iyi performans karşılığında sunulan bir övgünün işin değerini azaltmadığı ortaya konmuştur. Övgünün maddi ödüllerden ayrıldığı iki temel nokta vardır. Birincisi, övgünün içselleştirilebilir oluşu ve kişinin etrafta bir başkası olmasa bile en azından kendini övebilmesidir.

 

Kişiler kendi seçtikleri işlere kendilerine dayatılan işlerden daha fazla bağlılık gösterdiğinden, çalışanların kararlara mümkün olduğunca katılmaları sağlanmalıdır.

 

Bütün kanıtlar işçilerin sopaya ya da havuçla değil, övgüyle daha motive olduklarını göstermektedir.

 

İnsanlığın toplam mutsuzluğuna mutsuzluk katan ödül dağıtma meselesiyle, birini, taşın altına elini sokan olmazsa asla yapılmayacak bir işi yapmaya teşvik etmek için ödüllendirmenin arasında fark vardır.

 

Burssuz yaşayamayız ama ödülsüz yaşayabiliriz. Ödülün işlevsel bir tarafı yoktur.

 

Ev hayatı hakkında yapılan araştırmalar gerçekte, çocukların daha az cezalandırılmaları halinde ebeveynlerinin etrafta olup olmamasından bağımsız olarak kurallara daha çok riayet ettiklerini göstermiştir. Ağladıklarında dikkate alınmayan çocuklar, ağlar ağlamaz annelerinin yanlarında bittiği çocuklara göre daha fazla ağlamaktadırlar. Belki de çocuklar da dahil tüm insanlar ters tepki veriyorlardır: Bir şey yasaklandıkça daha cazip tale geliyor olabilir.

Hafif bir ceza tehdidi altında olduğu için uslu durmayı tercih eden çocuk aslında bunu gönüllü olarak tercih etmiştir ve ceza tehdidi ortadan kalksa da uslu durmayı sürdürür.

 

İnsanların seçme özgürlüğünü değerli bulmasına karşın sırf özgür irade ile seçilmedi diye bir nesneyi daha değersiz algılamaları irrasyoneldir. Sanki, bir şeyin kendi seçimimiz olmaması o şeyin değerini ortadan kaldırmaktadır. İnsanoğlunun budalalıklarına iyi bir örnek değil mi şimdi bu?

 

Aslında çok kolay görevler söz konusu olduğunda ödül vermek performansı arttırır ama zor görevlerde ödülün etkisi aksi yöndedir.

…basit kelimeleri bulan deneklerden ödül alanlar almayanlara göre daha iyi performans gösterirken …. zor kelimeleri bulan deneklerin tepki süreleri uzamış ve ödül/performans bağlamında tam tersi sonuçlar elde edilmiştir.

 

Stres, ödül, ceza ve kuvvetli duygular düşünmede esnekliği azaltır ve irrasyonel davranışlara neden olur. Bu yüzden günlük hayatta son derece yıkıcı etkiler doğurmaya muktedirdirler. Mesela işçiler ürettikleri ürün sayısına göre ödüllendirilirse nitelikten ziyade niceliğe odaklanarak kaliteyi düşürmek pahasına üretim miktarını arttırmaya meyledebilirler.

Ödüller, öğrencilerin kolay problemleri seçmelerine neden olurken, rutin çözüm yolları yerine genel prensipleri öğrenmelerini engelleyebilir.

 

Duyguların kendisi rasyonel ya da irrasyonel değildir.

 

Eğer bir öğretmenseniz çoktan seçmeli sorular hazırlamayın; öğrencilerinizi genel prensipleri anlamaları için teşvik edin.

 

Başta depresyon olmak üzere pek çok nevroz kendiliğinden sonlanabilir; yani tedaviden bağımsız olarak, gün gelir, hasta kendi kendine iyileşir. Plasebo kullanılan kontrollü bir deneyde (plasebo olarak depresyon hastasıyla bir terapist değil, herhangi bir insan konuşmuş, dertlerini dinlemiş ve onu destekleyen tavsiyeler iletmiştir), plasebonun hastanın depresyonunu tedavi etmede psikanalist kadar başarılı olduğu bulgusuna ulaşılmıştır.

 

Olaylar arasında olmayan bağlantılar kurmayla karakterize edilen ve yaygın görülen bu yanlışa “yanılsamalı korelasyon” (ya da yanılsamalı ilişkilendirme) adı verilir.

 

Unutmamamız gereken diğer bir gerçek de rasyonel kararların her zaman en iyi sonucu vermediğidịr.

 

Bir “neden” keşfetmek için öncelikle iki olay arasında ilişkiyi keşfetmek gerekir. Böylece iki olay arasındaki neden-sonuç ilişkisi de kurulmuş olur.

 

Bazen de biri gerçekten diğerinin nedeni olabilecek iki olay arasında ilişki kurarken neden ve sonucu birbiriyle karıştırmak söz konusu olabilir.İki örnek vererek açıklamaya çalışayım.

 

Nedensellik kurarken baş gösteren üç tuhaflık vardır. Birincisi, insanların nedenden sonuca gitmekte, sonuçtan nedene gitmeye nazaran kendilerine daha çok güvenmesidir. Mavi gözlü bir kızın mavi gözlü bir annesi olmasının mı yoksa mavi gözlü bir annenin mavi gözlü bir kızı olmasının mı daha muhtemel olduğu sorulduğunda her dört denekten üçü mavi gözlü annenin mavi gözlü bir kızı olmasının daha muhtemel olduğu yanıtını vermiştir. Sonuçları yaratanların nedenler olması sebebiyle, nedenden sonuca doğru olan bir akışın zihinlerimizdeki kuvveti daha fazladır. Bu da bizi, hatalı bir şekilde nedene dayalı muhakeme yaparak sonuca ulaşmaya meylettirir.

 

İkinci olarak, nedenler hakkındaki çıkarsamalar sonucun doğasından kuvvetli bir şekilde etkilenirler: hele ki bu nede bir “insan” ise. Bir sonucun ne kadar dramatik olduğuna bağlı olarak ona neden olan kişiyi de dramatize ederiz.

 

Bir insanın davranışlarını, içinde  bulunduğu durumdan ziyade yaradılışına bağlamak son dereCe yaygın bir hatadır. Pek çok deney insanların, kişilerin davranışları hakkındaki yargılarında, bahsi geçen kişinin benzer durumda gösterdiği davranışların sıklığından etkilendiklerini (Ahmet her zaman mı zalimdir? Yoksa bazen mi?), fakat aynı durumda başka insanların ne yaptığı gibi son derece kritik bir bilgiyi göz ardı ettiklerini göstermiştir.

 

Deney sonunda deneklerin, soruyu soran kişiyi diğerine nazaran daha bilgili zeki olarak algıladıkları ortaya çıktı.

Başkalarının davranışlarını duruma değil de karakterlerine veya yapılarına bağlama eğilimine “temel yükleme hatası” denir. İki faktörden ötürü gerçekleşir: Birincisi; bir insanın gerçek bir durumda ne yaptığı belirgindir (ve bulunabilirdir); oysa insanların “aynı durumda ben olsam ne yapardım?” diye düşünerek bulacağı yanıtlar gerçek davranışlar kadar bulunabilir değildirler. İkincisiyse, davranışlar durumdan ziyade kişiyle daha sıkı bir ilişki içindeymiş gibi algılanırlar. İkinci faktörün varlığını ortaya koyan çeşitli deneyler gerçekleştirilmiş, insanların, bir davranışı kendileri gösterdikleri zaman durumu, başkan gösterdiğinde ise kişileri sorumlu tuttukları görülmüştür.

 

Kimi olaylarda, insanların karakterlerinin düşündüğümüz kadar önemli olmamasının bir başka nedeni de insanların sandıklarından çok daha az tutarlı olmalarıdır. Aynı insan bazı hallerde dürüst olabilirken bazı hallerde olamayabilir; ya da bazen iticiyken bazen değildir. Bazı durumlarda hırslı davranırken bazı durumlarda da son derece kalender olabilir. Ayrıca, insanların, daima bir arada bulunacağını düşündükleri kişilik özelliklerinin aslında birbirlerinden bağımsız olabileceği gösterilmiştir.

Karakter kavramının o kadar da sağlam olmadığı çeşitli çalışmalarla defalarca ortaya konmuştur.

 

İnsanların yapıları ve kişilik özellikleri ile onlar hakkında tutarlı bir resim oluşturmak bize her defasında oturup insanların nasıl davranabileceğini uzun uzun düşünmekten tasarruf sağlar. Biri hakkında bir defa böyle bir resim oluşturduysanız bundan böyle onun davranışlarından sadece bu resmi doğrulayacak olanların farkına varırsınız (yanılsamalı korelasyon).

 

Bu hatadan kaynaklanan başka bir etki daha bulunur: Birine bir konu hakkında makul olmayan bir şey söylendiğinde hemen arkasından aynı zamanda makul ve mantıklı bir şey söyleniyorsa o ilk şeye inanma eğilimi artar. Halbuki mantıksız bir şey, beraberinde sunulan şey ne kadar mantıklı olursa olsun, sırf mantıklı şeyler de söylendiği için daha mantıklı hale gelmez. Üstelik bir şey hakkında söylenenlerin sayısı arttıkça söylenenlerin tamamının makul ve mantıklı olma olasılığı azalır. Deneyde de aynısı olmuştur: Makul olmayan ifadeler makul ifadelerle birlikte sunulduğu için makul olmayanların inandırıcılıklarını arttırmıştır. Bu hile başta avukatlar olmak üzere tüm tescilli yalancılar tarafından kullanılır.

 

Eğer birinden makul ifadeler duyarsak, onun doğruluğu ve dürüstlüğüne olan inancımız artar ve böylece onun daha az makul ifadelerine inanmaya meyilli hale geliriz. Kurnaz reklam ajansları bu hileyi kullanırlar.

 

İnsanlar gerçekten de olasılıklarla muhtemel kazanç ve kayıpları doğru şekilde birleştirmekte büyük zorluk çekerler.

 

Muhtemelen insanlar için kayıplar kazançlara nazaran çok daha önemlidir ve bu yüzden de kayıpları engellemek için risk almaya hazırlarken kazançlar için risk almak istemezler.

 

İnsanlar elinde olanı elden çıkarmaya isteksizdirler ve bir şeyi elden çıkarmak söz konusu olduğunda biçtikleri değer, almaya hazır oldukları değerden daha yüksektir.

 

Görünen o ki insanlar doğru yanıtı değil, sunulan en küçük sayı ile en büyük sayının ortasına düşen yanıtı vermeye meyilliler.

 

Bu olgu “çapa etkisi” olarak adlandırılır. İnsanlar bir sayı seçerken kendilerine daha önce sunulan bir sayıyı ya da bir ölçek sunulması durumunda ölçekteki orta noktayı seçmeye meyillidir. Olası nedeni ise insanların hazırda sunulmuş bulunan bir varsayımdan uzaklaşmak konusundaki isteksizlikleridir.

 

Aşırı özgüvenin en önemli göstergelerinden biri, “böyle olacağı zaten belliydi” türü bir yaklaşımdır. Aşırı özgüvene sahip olan biri bunu iki şekilde yapar: Ya olmuş bir olayın zaten kaçınılmaz olduğunu ve göz göre göre gerçekleştiği için aslında daha en başından öngörülebileceğine inanır, ya da bir başkasının verdiği kararı değerlendirirken onun yerinde olsaydı kendisinin daha iyisi yapabileceğini düşünür.

 

Fischhoffa göre “Geçmişi anlamaya yönelik girişimlerimizde üstü kapalı olarak dünyayı anlamak için kullandığımız varsayım ve kuralları test ederiz; ve bu da sistematik olarak beklenmedik etkileri hafife almamıza neden olur. Varsayımlarımızı bu zayıf testlerle her doğruladığımızda elimizde bu kuralları değiştirmemizi gerektiren pek az neden kalır. Bunun neticesinde de geçmişte ne olduğuna yönelik kusursuz bir anlayışa sahip olduğumuzu düşünerek ondan hiçbir şey öğrenmeyiz”. Fischhoff haklıdır ve bu etki sadece geçmişten bir şeyler öğrenmemizi engellemekle kalmaz, aynı zamanda bize gelecek hakkında yanlış bir bakış açısı verir; hem de kendimize fazla güvendiğimiz bir bakış açası. Bernard Shaw’un dediği gibi, “Tarihten öğrendiğimiz tek şey insanın tarihten bir şey öğrenmediğidir”.

 

Hayal kırıklığı yaşamak istemiyorsanız özgüveninizi kontrol etmeye çalışın, her neye inanıyorsanız onu çürüten deliller ya da argümanlar bulmaya çalışın.

 

Wagenaar’a göre geçmişteki kazalar incelenirse en büyük kazaların kötü yönetimden kaynaklandığı görülür zira bir sistemi işletenler basitçe kurallara uyarlar ve bu kuralları oluşturanlar yönetim katında otururlar. Herald’ın çalıştığı şirketin yönetimi için de söz konusu mudur bilinmez ama yöneticiler genelde hırsla hareket etme ya da miskinliğe yenik düşme eğilimindedirler.

 

Halkın risk tahminleri de irrasyonel olabilir. İnsanlar özellikle de bulunabilirlik hatası yüzünden, tek seferde çok fazla sayıda kişinin hayatını kaybettiği dramatik olayları, çok daha ölümcül olmasına rağmen farklı yer ve zamanlarda gerçekleştiği için tek seferde az sayıda insanın ölümüne yol açan olaylardan abartılı şekilde daha yüksek bulurlar.

 

Şimdi de rulet oynadığınızı ve topun altı kez siyah renkte kaldığını varsayın. Aralarında görmüş geçirmiş kumarbazların da olduğu pek çok insan sıradaki seferde kırmızı gelmesinin daha muhtemel olduğunu düşünecektir. Bu beklentinin nedeni ruletin yeteri kadar fazla sayıda oynanması halinde siyah ve kırmızı gelme sayılarının eşitleneceği varsayımıdır. Zira SSSSSSK gibi bir dizi, yedisinin de siyah olduğu SSSSSSS gibi bir diziden daha tipik görünmektedir. Ancak topun hafızası yoktur! Daha önce hangi renkte kaç kez durduğu topu ilgilendirmez; çarkın sıradaki seferinde de topun siyahta ya da kırmızıda durma olasılıkları birbirine eşit olur. Zaten malum nedenlerden ötürü bu yanılgıya “kumarbaz yanılgısı” adı verilir.

 

İnsanların bir şeyleri anlamlandırmadaki arzusu, olmayan bazı kurallar ve örüntüler görmelerine, buna bağlı olarak da teoriler uydurmalarına yol açar.

 

Elimde yeteri kadar veri olmadığı için sana ne yapman gerektiğini söyleyemiyorum ama en azından ben böyle durumlarda ne yapıyorum onu söyleyeyim… Bir kağıdı ortaya çizdiğim bir çizgiyle iki sütuna ayırıyorum; bir tarafa artılar bir tarafa da eksiler yazıyorum. Üç dört gün düşündükten sonra lehteki ve aleyhteki düşüncelerimi kısa kısa bu başlıkların altına yazıyorum. Hepsini tek bakışta görebileceğim şekle getirdikten sonra her birinin en iyi olası ağırlığını düşünüyorum… dengenin nerede olduğunu bulabilmek için.. Bu ağırlıklar cebirsel bir kesinlikle tespit edilemeyecek olsa bile her birini ayrı ayrı, birbiriyle mukayese ederek ve iyi düşünerek belirlediğimde yargıya daha iyi varabileceğime, böyle yapmanın düşünmeden adım atmaktan daha iyi olduğuna inanıyorum. Aslında manevi ya da sağduyulu cebir olarak adlandırabileceğim bu yöntemin büyük faydalarını gördüm.

 

Sonuçta sezgiler de deneyimlere dayanır ancak deneyimler sadece karşılaşılan vakalarla sınırlıdır.

 

Mülakatın tatminkar bir seçim yöntemi olmamasının pek çok nedeni vardır. Bunlardan başlıcası hale etkisidir. Dşa dönük, kibar ve kibirsiz bir aday gerçekte uygun olmasa bile o pozisyon için uygun bir adaymış gibi görünebilir. Ayrıca öncelik etkisi ve şu ana dek hiç bahsetmediğimiz “zıtlık etkisi” jüri üyelerini etkisi altına alabilir. Seçici üyeler, istisnai derecede cazibeli veya zeki bir adayla karşılaştıklarında sıradaki adayı daha zayıf bulacaklardır. Elbette terside geçerlidir: Çok çok kötü bir adaydan sonra jürinin karşısına çıkan ortalama bir aday, olduğundan daha iyi bulunacaktır.

 

Bazıları mülakatların şirketin adaya kendini tanıtması için gerekli olduğunu öne sürer. Bu iddia mantıklı olsa da araştırmalar öyle söylemiyor. Aksine adaylar genellikle mülakat sonrasında şirketler hakkında eskisinden daha kötü düşünüyorlar.

 

Sezgilerinin kuvvetli olduğunu söyleyen birinden kuşkulanın.

 

Bir konuyu öğrenmeyi kolaylaştıracağı inancı epey yaygındı fakat araştırmalar Latince ya da Yunanca öğrenmenin insanı daha iyi bir fizikçi ya da tarihçi yapmayacağını ortaya koymuştur.

Eğer eğitimin amacının insanlara düşünmeyi öğretmek olduğuna inanılıyorsa, hem İngiltere hem de ABD’deki sınav yöntemleri irrasyoneldir. İngiltere’de kolej eğitimi ezberci bir anlayışa sahiptir ve rasyonel düşünmeye pek az yer verir. Amerika’daki üniversiteler bile çoktan seçmeli sorularla öğrencinin düşünme yeteneğini değil hafızasını ölçer. Dahası sınavlarda limitli süre verilmesi derin düşünmeyi değil tepkisel ve esnek olmayan düşünmeyi teşvik eder.