Hayat – Engin Gençtan

HAYAT

Geçmişte şartlandırıldığımız düşünce tarzlarımızın sonucu bizler, yalnızca bazı evrim süreçlerinin rastlantısal üretimi sonucu oluşmuşuz da içinde yaşadığımız düzende hiçbir payımız yokmuşçasına davranmaya alıştırıldık.

 

” Günümüz Batı dünyasında, öğrenmiş olma insana bir tür önem katar. Bu da o insanla sizin aranızda engel oluşturur. ”

 

” Başkalarından daha çok bildiğimize inanmak bir yanılgıdır, öğrendiklerimizden daha da ötesini öğrenmeye her zaman ihtiyacımız vardır. “

 

Melanie Klein’ın geliştirdiği psikanalitik temelli “Nesne İlişkileri Kuramı”na göre: “İnsanlar arası ilişkiler, ilişkilerin insanın iç dünyasına mal edilmiş imgelerine dönüştürülerek yaşanır.

 

Richard Feynman’a göre, “Fizikçiler yapacak tek şey olarak ‘İşte şartlar böyle, bakalım bundan sonra ne olacak?’ diye düşünmeyi yeğlerler.” Bu, varoluşçu psikiyatristlerin, sürekli ve her an anlamaya çalışma ilkesini hatırlatan bir ifadedir. Çünkü anladım dediğimiz anda, nonlineer bir sistemi lineer bir sisteme indirgemiş oluruz.

 

Aslında konu zaman olduğunda lineer (çizgisel) karşıtı olarak döngüsel (cyclic) sözcüğünün daha doğru olacağını düşünüyorum.

 

“Başka düşüncelerin zihninize girmesini önlemek için, bilerek ya da bilmeyerek, zihnin çevresinde bir direnç duvarı ördüğünüzde zihninizin bütünü değil bir bölümü çalışıyor demektir.”

 

“İlişki aynı zamanda, bir şeyleri birlikte yapmaktan mutluluk duymaktır. Önemli olan yapılan iş değil, yapılan şeyin birlikte yapılması ve o şey yapılırken bir bütün olabilmek. Dolayısıyla olmak, yapmaktan önce gelir. Ama artık insanlar, içlerinden gelerek ve sorun yaratmadan, birlikte çalışmaktan haz almaya pek yatkın değiller. ”

 

“Alma ve verme aynı anda yaşanır. “

Buna karşılık, “ben-şey” ilişkisindeki ben, kendini önemli ölçüde kendine saklar, “şey”i çeşitli açılardan inceler, sınıflandırır, yargılar ve şeyler dünyasında ne işe yarayacağına karar verir. Oysa, ilkel diye nitelendirilen topluluklarda ben-şey ilişkileri en az düzeyde yaşanır.

 

“Birbirimizi şeyler olarak algılamakta direndikçe, yalnızca birtakım soyutlamalarla sonlanabiliriz. Kendi yansıtmalarımızdan oluşmuş imgeler dünyası ve varsayımsal yaşantılar.”

 

“Atom-altı dünyada bir foton çifti birbirlerinden çok ayrı düştüklerinde birbirlerine yaklaşmaya başlar, ancak eğer çok yakınlaşırlarsa birbirlerine yapışıp kilitlenmelerine fırsat vermeden hızla birbirlerinden uzaklaşırlar. Bir yanımız bireyselleşme çabaları gösterirken, diğer yanımız çevremizle bütünleşerek yalnız kalmamaya, kendimizi bir yerlere ait hissetmeye çalışır.”

“Benlik sınırları iyi belirlenmemiş insanların, ilişkilerini iç  dünyalarına mal etme eğilimi sonucu oluşan durum, ilişkinin içeriğindeki kişinin ayrı bir varlık olarak algılanamamasına neden olur.”

 

“İnsanlar asla sona ermeyen ve hiçbir zaman tam başarılı olamadıkları bir ‘kaos’tan kaçma’ çabası içindeler.”

Öte yandan hepimiz birer kaos yaratıcısı sayılırız, rüyalarımızın yönetmeni, oyuncu seçicisi, senaristi ve oyuncusu olarak.

Jung’un da belirtmiş olduğu gibi, rüyalar klasik dramanın bildik evrelerini izler: hazırlık evresi, dramanın kendisi ve final (çözüm ya da çözümsüzlük). Bu nedenle. Bizler, bireysel olarak, kaosun kenarında varoluşun yaratıcısı da sayılırız.

 

Bazen davranışlarımız sağduyulu düşünceyi izlerken, zaman zaman duygusallığımızın tutsağı olabiliriz. Bu ikiliklerin herhangi bir zaman ve mekânda beklenmedik bir biçimde karşılaşması can sıkıcı durumlar yaşamamıza neden olur.

 

“Herkes bir gölgeye sahiptir, bu gölge insanın bilinçli yaşamında ne kadar az içeriliyorsa, o kadar kara ve yoğun olur.” Bir başka deyişle, gölgenizle ne kadar az yüzleşirseniz o kadar güçlenir, sonunda bir tehlikeye, kaldırılamaz bir ağırlığa, ruhunuzun içinde her an etkinlik kazanabilecek bir tehdide dönüşür. Bilince kabul edilmeyen gölge, dışarıya, diğer insanlara yansıtılır, sorun onlardır, kötü olanlar da onlar. Jung şöyle devam ediyor: “…insan kendi gölgesiyle yüzleşip hesaplaşmayı öğrenirse dünya için gerçek bir şey yapmış olur, günümüzün devasa, çözülmemiş toplumsal sorunlarının hiç olmazsa küçücük bir parçasını sırtlanmış olur.”

Gölge eşikte bekler; bilinçdışının  yaratıcı derinliklerine giden yolu tıkamasına izin verebiliriz ya da bizi elimizden tutup o derinliklere götürmesine razı oluruz. Çünkü, kökenini evrim tarihinin derinliklerinden alan gölge basitçe Kötü değildir. Aşağılık, ilkel, sakil, hayvansı, çocuksudur; güçlü, canlı ve kendiliğindendir.

 

“Gölgesine yabancı olmayan insan saçmaladığı zaman kendini yadırgamaz.”

İnsan belirli bir yaşa gelip de geçmişine dönüp baktığında, yaptığı saçmalıkları değil, yapmaktan kaçınmış olduğu olası saçmalıkları hatırlıyor. “Yapsaydım nasıl olurdu acaba?” sorusunun cevabını bilememenin merakıyla.

Gölgesiyle barışık insanlar daima daha çok aranırlar, yaptıkları saçmalıklar yadırgansa bile. Gölgesiyle kopukluk yaşayan insanlarda sık görülen bir davranış vardır: Kendilerini doğrudan ilgilendirmediği halde, diğer insanların bazı davranışlarını ya da yaşam biçimlerini yargılama eğilimi.

 

 

Ün, kişinin kendisini görmezlikten gelmesi tehlikesini de beraberinde getirebilir. Oysa insan kendisi olabildiği oranda, insanlığa olan keşfedilmemiş katkısı da büyük olur.

” Yasalar ve gelenekler “grup personası”nı simgeler. Yasaların gereğince uygulanamadığı ya da geleneklerin yok olmaya yüz tutmaya başladığı durumlarda, grup personası tarafından denetim altında tutulmakta olan gölge özgürlüğünü ilan ederek başıboş bir  biçimde dilediğince davranmaya başlar.

 

Ülkeniz ise dünyayı her an şaşırtabilir.

Aslında insanın içsel yaşantılarındaki karşıtlıklar, Jung’un anlattığı persona-gölge kutuplaşmasından farklı biçimlerde de insanın doğasında mevcut. Çalışkan ve üretken bir insanın içinde her zaman bir koca tembel vardır ve bence önemli olan bu ikisinin birbiriyle uzlaşıp, çatışmadan birlikte var olabilmeleri. Tembelin egemen olduğu zamanlarda kendini suçlu hissetmeyen insan, kendi zamanının akışı içinde saati geldiğinde, çalışkan ve üretken yanıyla zaten yeniden buluşacaktır. “Yapmam lazım”ın yerine yapmak istiyorum”u koyabildiğimizde, “yapmam lazım”ın insana yaşattığı, “kendine karşı işlenmiş varoluşsal suç”un gerilimi Söner, “yapmak” yerini “olmaya” bırakır. Ancak, günümüz dünyasında pek çok insan, üst-sistemlerin şartlandırmaları ve beklentileri sonucu, yaparak varolabileceği yanılgısını yaşamakta. Olabildiğimiz zaman zaten yapabileceğimizi bilmenin hafifliğini yaşayamadan, tanıyamadan.

 

ANLAŞILABİLME umudunu tüketen insanlar, dünyayla ilişkilerini beğenilme üzerine kurma eğiliminde oluyorlar, kurtulması güç bir tuzağa düştüklerini fark edemeden.

Bunun sonucu olarak, hayatını beğenilme üzerine kuran insanların derininde, çoğu zaman dışarıdan fark edilemeyecek kadar iyi maskelenmiş bir depresyon yaşanır.

 

Görkem, için için yaşanan eksiklik duygularına karşı geliştirilmiş yapmaca bir niteliktir. Ego şişmesi arttıkça insanın kendisine atfettiği ya da atfetmek istediği görkem, dış dünyadaki bazı insanlara yansıtılarak bu kişiler yüceltilir. Ya da önce yüceltilir, bir süre sonra hızla değer kaybeder.

 

Narsisizmin temelinin tümü kontrolle ilgilidir. Kontrol, hayatın getirdikleri karşısında (genellikle çocukluk dönemlerinde) yaşanmış olan çaresizliğe karşı ilkel ve olgunlaşmamış bir tepkidir.

Narsisistler hipokondriktir, hem dış görünüm, hem de organlarının işleyişi açısından bedenleri üzerindeki kontrollerini kaybetmekten korkarlar.

Narsisist tüm evreni kendi zihninde taşır, ona göre kendinden başka hiçbir şey yoktur. Kendisi için anlamı olan insanlar onun uzantılarıdır.

 

Bir insana karşı tavır alabilirsiniz ya da kızıp aşağılayıcı sözlerle onu incitebilirsiniz, hatta fiziksel saldırıda bulunup hastanelik edebilirsiniz, ama onun varlığını yok farz ettiğinizde ona katlanılması en zor duyguyu yaşatırsınız: “Hiçlik.”

 

Bu aynı zamanda, lineer dünya nonlineer dünyanın temelden karşıtlığını içerdiğinden, dünyanın nereye doğru hareket etmekte olduğunu kestirebilmek iyice zorlaştı. Tek bildiğim, saat yönünde ilerlendiğinde sona yaklaşıldığı, aksi yönde hareket edildiğinde ise sonsuzluğun bilinmezine doğru.

Dalai Lama’nın anlattığı bir hikâye vardır: Tibetli bir rahibe, öğrencisi, “Ölümün karşıtı hayattır, değil mi?” diye sorduğunda, Hayır,” diye karşılık vermiş rahip, “Ölümün karşıtı doğumdur.”

 

Uluslar, liderler ve ulus toplulukları da iktidarlarını tümgüçlülük (omnipotans) olarak algılamaya başladıklarında işler karışabilir. Tüm güçlülüklerinin içinde kilitlenip kalmaları, zamanla, dışladıkları kitlelerin yaşamakta olduğu isimsizlikten çok da farklı olmayan bir duruma doğru hareket etmelerine neden olabilir: Yalıtılmışlık. Bu kurumlar ya da kurum kişiler, iktidarlarını her an hissedebilmek için bir uyuşturucu bağımlısının madde arayışında olduğu gibi bir ‘düşman’ bulmak zorundadırlar ve  çoğu zaman düşman yaratılır da , çünkü yaratılmak zorundadır.

 

“Pozitif olma durumunun aralıksız üretimi halinde ürkütücü bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Çünkü eğer negatif olma durumu kriz ve eleştiriyi doğurursa, mutlak pozitiflik de, krizi damıtma yetisi olmadığından, felaketi doğurur.”

 

Günümüz dünyasının çoğu kültüründe duygular, olumlu ve olumsuz diye kategorize edilir ve olumsuz duygular yaşanmak istenmeyen, hatta kabul edilemez durumlar olarak değerlendirilirler. Oysa, olumlu ya da olumsuz olarak nitelendirilen duyguların tümü insan doğasının gereğidir, organizmanın kendini ifade etme ihtiyacından kaynaklanırlar. Üstelik, örneğin depresif bir ruh haline girdiğinizde, bunu bir an önce atlatılması gereken bir durum olarak algılayıp ondan kurtulmak için kendinizi zorladığınızda, yaşanmasına izin verildiğinde nasıl olsa sona erecek bir ruh halinin süresini uzatmış da olabilirsiniz.

Düşmanca eğilimleri ya da kızgınlık gibi duyguları yönetebilmek, öğrenilmesi kolay olmayan bir sanattır.

Aristoteles’in vaktiyle dediği gibi: “Herkes kızabilir, bu kolaydır. Ancak doğru insana, doğru zamanda, doğru ölçüde, doğru nedene ve doğru şekilde kızmak; işte bu kolay değildir.”

 

Disiplinli insan, “olarak yaptığı” için hayatı kendi zamanına göre yaşayabilir, zamanı akışkandır. Katı insanlar “yaparak kendilerini var edebilecekleri” inancıyla yaşadıklarından, zamanları dişli çark tarzındadır. Zaman sıkışmasından sürekli yakınırlar; “şartlar böyle” deyip kendi dışlarında nedenler arayarak.

Kendilerine ayıracak vakit bulamamaktan yakındıkları halde, pazar günü geldiğinde ne yapıcağını bilemeyen insanların sayısı o kadar çok ki.

“En modern çagda yaşanan en büyük sorunun, insanlığın en eski sorunu, ötekine karşı beslenen korku olması sizce de ilginç değil mi? Korku ne kadar çabuk güvensizliğe, nefrete, insanlık dışına ve ölüme dönüşüyor.”

Ancak bugüne kadar öğrendiklerime göre, mülkiyet tutkusu olmayan insanın diğerinden korkması için bir neden bulunmuyor. Onun korktuğu tek şey aynı zamanda saygı duyduğu doğa. Korku saldırganlığa dönüşebiliyor, ama ben asıl korktuğumuz şeyin bastırılmış kendi kızgınlıklarımız olduğu inancındayım.

 

“Bir şeyi isteyerek ve severek yaparken ulaşılacak sonucun baskısı zaten yaşanmaz, sonucu düşünerek yaptığımızda ise istek kaygıya dönüşebilir.”

 

“İnsanlar hakkında bilgi sahibi olmak onları tanıma anlamını içermez, çünkü birbirimizi ancak yaşantılar içinde tanıyabiliriz ki bu da zaman gerektiren bir süreç.”

Oysa imgeler, insanın kendi kişiliğinin yansıtmalarının yaratısıdır, dolayısıyla yansıtıldığı kişinin kendisiyle pek ilgisi yoktur.

 

“Kendimizle olan ilişkimizde yeterince dürüst olamadığımızda organizmamızın bedel ödemesi kaçınılmaz hale geliyor. Fiziksel sağlığımızdaki zamansız aksamalardan, hayatın akıcılığının engellenmesine kadar.”

 

“Yaban toplumlarda, hayvanlarda da olduğu gibi, güzel görünmek için vücudunda birtakım değişiklikler yapan ya da süslemeler takan, kadından çok erkektir.”

 

“Doğa insanının varoluş biçiminden uzaklaşıldıkça, insan sahip oldukça varolabileceğine inanmaya başladı.”

 

Obsesif olarak nitelendirilecek düzeyde olmasa da pek çok insan, bir yandan kendisini gözlemleyerek ya da yargılayarak yaşıyor. Oluveren ve yaşanıveren yaşantılara hayatlarında neredeyse hiç yer yok. Dolayısıyla, böyle bir insanla birlikteyken, aslında orada olanların sayısı üçe çıkıyor: Siz, diğer kişinin kendini gözlemleyen bölümü ve onun gözlemlenen bölümü. Eğer siz de kendini gözlemleyenlerdenseniz, birliktelik toplam dört bölümlü iki kişiden oluşuyor. Böyle bir durumun iki insanın birbirine gerçek anlamda ulaşmasını nasıl engelleyebileceğini tahmin edebilirsiniz. Her biri aynı zamanda kendi iç meselesiyle meşgul olduğundan, ne kendini ne de karşı tarafı gereğince algılayamaz halde. Buna bir de karşılıklı yansıtmalar ve narsisistik ihtiyaçlar katıldığında işler daha da karışabilir.

 

Bir başka kitabımda vurguladığım gibi, suçlama ve yargılama tonu olmaksızın, yalnızca karşı tarafın bize yaşattığı duyguları ona hissettirebilecek bir şekilde ifade etmek, ona sağduyusuyla ve vicdanıyla buluşma fırsatını tanıyabilir. Duyarsız bir karşılık alırsak da o insanın dünyamızdaki yeri değişikliğe uğrayabilir, kendimize düşeni yapmış olmanın vicdani rahatlığıyla.

 

Milan Kundera, “Hayat bir kere yaşandığı için yargılanamaz,” diyor, ama pek çok insan, kendi hayatını kısıtlayarak ve başkalarının hayatına baskı yaparak yaşıyor; yargılanmaktan korkan insanlar başkalarını yargılama eğiliminde olduklarından.”

 

Geleneksel bilgiler bize fon olmadan figür olamayacağını öğretmiş de olsa, evrendeki her figür aynı zamanda başka figürlerin fonu ya da bunun tersi olabildiğinden, yaşadığımız olaylara bütünden ayrı parçalar şeklinde bakmayı sürüdürüp kendimizi dünyanın geri kalanından soyutladıkça, sorunlarımıza çözüm getirmemiz zorlaşabilir.

 

Bir keresinde, hayatına sonu gelmez ağıtlar yakan birini yeterince dinlediğim halde onu mindere çekmeyi bir türlü başaramayınca, “İstersen, bir sonraki buluşmamız için şimdiden tarih saptamayalım, neyi halledemediğini değil, neyi hallettiğini konuşabileceğimiz zaman buluşalım,” dedikten sonra ilişkimiz farklı seyretmeye başlamıştı. Hayata katılmaktan ve bilinmezlerden korkuyordu, ama bu korkuları aşmak için benimle işbirliğine girmeye çalışacağına, beni ağıtlarının dinleyicisi konumunda tutmaya çalışıyordu. Böyle durumlar, doğal olarak, sabırlı olmayı ve karşınızdaki kişiye biraz zaman tanımanızı gerektiriyor.

 

Özerklik sözcüğü, özgürce seçim yapabilmeyi tanımlar. Ericson’un yüzyılın ilk yarısında tanımladığı gelişim kuramına göre, hayatın ilk yılını izleyen yaklaşık iki yıllık bir dönem süresince çocuk giderek, bazı bedensel ihtiyaçlarını ve dış dünyasındaki bazı durumları kendi iradesiyle denetleyebileceğini ve yönlendirebileceğini öğrenmeye başlar. Bu dönemde baskıcı ve eleştirel ebeveynin çocuğun özerklik denemelerini aşırı denetim altında tutması ya da sık sık engellemesi, seçimlerini yaparken bocalayan ve kendini ortaya koymaktan utanan kişilik yapısına zemin hazırlar. Özerklik, başkalarının özerklik sınırlarını zorlamamayı da içerdiğinden, bu dönemde gevşek tutumlarıyla gerekli sınırları koyamayan ebeveynin çocukları da hayatlarını yönlendirmeyi öğrenemez.

 

Olumsuz duygularını bastırıp dışa karşı olumlu davranışlar sergilenirken, için için sürdürülen ikiyüzlülüğün yarattığı suçluluk bilinçli dünyasında kendisini değersiz bir varlık olarak algılamasına neden olur. Değersizlik duygusu bir anlamda eksiklik duygusudur, insanın başkalarını kendinden üstün görmesine neden olur, yakınları dışında. Onları kendisinin uzantıları gibi algıladığından onlar da kendi gibi değersizdir. Küçümsenme korkuları yaşayanlar, başkalarının bir eksiğini yakaladıklarında onları küçümsemeye hazırdır ya da başkalarını küçümseyenler küçümsenme korkuları olan insanlardır. Dolayısıyla, insanın kendi içinde gelişen ve bazen kendini yadsıma  boyutuna varabilen değersizlik ve eksiklik duyguları şu ya da bu şekilde dış dünyaya yansıtılarak beslenir.

 

Kendi tarihlerini kabul edemeyen insanlar gibi, tarihiyle yüzleşip onu ortaklaşa kabul edememiş toplumların da huzura ulaşmaları mümkün olamıyor.

Daha önce de vurguladığım gibi, bazı yabancı ülkelerin ya da insanlarının bizi “kabul etmemesinden” yakınırken, öncelikle birey olarak kendimizi ne kadar kabul edebildiğimizi anlamaya çalışmakta yarar olabilir. Çünkü ancak kendisini kabul edemeyenler, kendini ve dünyasını başkalarının değerlendirmelerine göre yaşar. Başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğüne ilişkin veriler arayarak yaşamak zor ve baskılı bir yol, üstelik yanlış yorumlamalara açık, dolayısıyla zedelenmelere de. Bazı psikoterapi beraberliklerinde, yaşadıkları şu ya da bu durumdan ötürü küçük düştüklerine inanan insanlarla söz konusu durumu mercek altına aldığımızda, yaşadıklarının çoğu zaman kendi yansıtmalarının ürünü olduğu, olayla ilgili diğer kişilerin o durumu hiç de öyle yaşamamış olduklarını gösterebilmek mümkün olabiliyor.

 

Hepimiz başkalarının onayına ve ilgisine ihtiyaç duyuyoruz, ama çoğu zaman onların da aynı ihtiyacı yaşadıklarını, dolayısıyla onlara neler yaşattığımızı pek düşünmüyoruz. Üstelik onay ihtiyacımız arttıkça onaylanmadığımıza ilişkin verilere ulaşma ihtimali de artıyor, zaman zaman alınganlığa varan derecelerde.